Büyük Selçuklu Devleti




Büyük Selçuklu Devleti

Batı Türklüğünün en kalabalık ve güçlü kesimi olan Oğuzlar , II. Göktürk Devleti ve Uygur Kağanlığızamanında daha batıya göç etmek zorunda kalmıştı. IX. ve X. yüzyıllarda gerçekleşen ikinci göçte,
Guz adıyla anılan bir kısım Oğuz kitleleri Doğu Avrupa’ya kadar ilerlemiş, asıl kitle ise Seyhun
nehri civarında kalmıştır .
Seyhun bölgesine gelen Oğuzlar, X. yüzyılda kışlık merkezleri Yenikent olan bir siyasî teşkilât
oluşturmuşlardır. Başkanlarına Yabgu denildiği için bu devlete de Oğuz Yabgu Devleti adı verilmiştir.
Devletin sınırları Seyhun’dan Hazar Denizi’ne kadar uzanmaktaydı.
Ancak Oğuz Yabgulularında asıl siyasî ve askerî güç yabgudan çok sübaşı, yani ordu komutanının
elindeydi. Selçuklu Devleti’ne adını veren Selçuk Bey ve babası Dukak da sübaşı görevinde olup,
Oğuz yabgusu ile aralarında gizli bir mücadele söz konusuydu. Nitekim kaynaklarda adı
belirtilmeyen Oğuz yabgusu, bir Türk zümresi üzerine sefer yapmak isteyince sübaşı Dukak bu
sefere itiraz etmiş ve bu yüzden aralarında kavga olmuş ve gizli mücadele böylece gün yüzüne
çıkmıştır. Bu olay Dukak’ı sübaşılıktan etmişse de, onun ve ailesinin Oğuzlar arasındaki itibarını
artırmıştı. Nitekim ölümünden sonra oğlu Selçuk da sübaşılık görevine getirilmiş, devletin askerî
gücünü eline geçirmişti. Sübaşı Selçuk ile yabgunun arası da açılmış, hem bu yüzden hem de yer
ve otlak darlığı yüzünden, Selçuk ve emrindekiler Maverâünnehir’e göç etmek zorunda kalmışlardır.
Selçuk Bey’in, Seyhun nehri kenarındaki Cent şehrine göçü (960) Selçuklu Devleti’nin ortaya
çıkmasını sağlayacak önemli bir gelişmedir. Cent’te halkın büyük bir kısmı Müslüman idi. Selçuk ve
kendine bağlı olanlar, eski inanışlarıyla benzerlik gösteren bu dine sıcak bakıyorlardı. Kısa bir süre
sonra İslâmiyet’i kabul ettiler. Böylece siyasî ve sosyal yönden de yeni bir kimliğe ve güce sahip
olmuşlardı. Nitekim Selçuk Bey, Oğuz yabgusunun yıllık vergiyi almak için gönderdiği memuru,
kafire haraç verilmeyeceğini söyleyerek Cent’ten kovdu. Müslüman olmayan Oğuzlarla mücadele
etmekten kaçınmadı. Böylece İslâm ve Türk dünyasında şöhreti gittikçe yayıldı.
Müslümanlığı kabul eden Oğuz kitlelerinin kendisine katılmasıyla Selçuk Bey, gücünü her geçen
gün daha da artırmaktaydı.
Sayılarının gittikçe artması üzerine Selçuk Bey , Samaoğulları hükümdarından kendilerine yeni bir
yurt gösterilmesini istedi. Buhara yakınlarındaki Nûr kasabası yurtluk olarak gösterildi. Seyhun’u
geçen Oğuzlar, Nûr kasabasına yerleşti. Buna karşılık Karahanlılarla çarpışan Samanoğullarına
yardım edildi. Ancak Samanoğulları Devleti kısa bir süre sonra yıkıldı (999). Ülke Karahanlı ve
Gazneliler tarafından paylaşıldı. Yüz yaşını geçmiş olan Selçuk Bey 1009 tarihin de Cent’te vefat
etti.
Selçuk Bey’in 4 oğlu vardı: Mikâil, Arslan (İsrail), Yusuf ve Musa. En büyük oğlu Mikail babası
hayatta iken bir savaşta ölmüştü (998). Bu sebeple Tuğrul ve Çağrı adındaki iki oğlunu Selçuk Bey
yetiştirmiştir. Yabgu unvanını taşıyan Arslan, babasının ölümü üzerine başa geçti. Diğer kardeşi
Musa ise onun yardımcısı durumundaydı.
Arslan Yabgu, Maverâünnehir’i ele geçiren Karahanlılarla mücadele etti. Karahanlılara karşı isyan
eden Ali Tegin ile ittifak kurdu. Buhara’yı ele geçirdiler. Bu güç birliğine karşı Gazneli Sultan
Mahmut ve Karahanlı Yusuf Kadır Han anlaşmaya vardılar. Gazneli Mahmut, görüşmek isteği ile
yanına çağırdığı Arslan Yabgu’yu tutukladı ve Hindistan’ın kuzeyindeki Kalincar Kalesi’ne hapsetti
(1025). Arslan Yabgu 7 sene kaldığı bu kalede öldü(1032).Tuğrul ve Çağrı Beyler, amcaları Arslan
Yabgu’nun tutuklanması üzerine fiilen Oğuzların liderleri durumuna geldiler (1025) .
Ancak geleneğe uygun olarak diğer amcaları Musa’yı yabgu ilân ettiler. Arslan Yabgu’nun
ölümünden sonra Selçuklularda kısa süren bir dağınıklık yaşandı . Arslan Yabgu’ya bağlı
Türkmenlerin bir kısmı, Gazneli Mahmut’un izniyle Horasan’ a geçti. Bunlar ileride Selçukluların Irak
ve Horasan kolunu oluşturacaklardır. Arslan Yabgu ile ittifak kurmuş olan Buhara hâkimi Ali Tegin,
Tuğrul ve Çağrı Beylerin kendine bağlı kalmasını istiyordu. Buna karşı çıkan Tuğrul ve Çağrı Beyler
ile Ali Tegin arasında şiddetli muharebeler cereyan etti. Selçuklular Harezm bölgesine çekilmek
zorunda kaldı. Gazneli Valisi Harezmşah Altuntaş’ın gösterdiği bölgeye oturdular (1030 ). Ancak
daha sonra, artan Gazneli tehlikesine karşı Selçuklular, Ali Tegin ve Harezm valisi ile ittifak kurdular.
Harezm’de Cent Hâkimi Şah Melik tarafından 7-8 bin Türkmen’in öldürüldüğü korkunç baskın(1034),
ve müttefikleri Harzemşah Harun ve Ali Tegin’in ölümleri (1035) üzerine, Selçuklular Horasan’a
geçmek zorunda kaldılar.
Tuğrul ve Çağrı Beylerin beraberlerinde Musa Yabgu ve İbrahim Yınal kuvvetleri olduğu hâlde, Gazneli
hâkimiyetindeki Horasan’a girişleri, Gazneli sultanı Mesut’u oldukça telâşlandırdı. Çünkü daha önce
bu bölgeye gelen Türkmenler, Gaznelileri çok uğraştırmıştı. Bu sebeple Gazneli Mesut büyük bir
ordu hazırladı. Ancak Nesa yakınlarında yapılan savaşta Selçuklular bu orduyu ağır bir yenilgiye
uğrattı (Haziran 1035). Gazneli Mesut, Selçuklulara bazı bölgeleri bırakmayı kabul etti. Fakat
Selçukluların kazandığı zaferi duyan Oğuz kitleleri bölgeye akmaya başlamıştı. Bu durum karşısında
Gaznelilerden yeni bölgeler istendi. Bu isteği geri çeviren Gazneli Mesut, Selçukluların üstüne
yeniden bir ordu gönderdi. Serahs yakınlarında yapılan savaşta Selçuklular yine büyük bir zafer
kazandı (Mayıs 1038). Horasan’ın tamamı Selçuklu hâkimiyetine geçti. Selçuklular bağımsızlıklarını
ilân ederek ilk idarî düzenlemeleri yaptılar. Tuğrul Bey ele geçirilen Nişapur’u devlet merkezi ilân
etti.
Horasan’ı kaybeden Gazneli Sultanı Mesut, Selçuklulara kesin bir darbe indirmek için ordusunun
başına geçti. Sefer esnasında katılanlarla birlikte Gazneli ordunun mevcudu 100 bine ulaşmıştı.
Selçuklu kuvvetleri ise ancak 20 bini bulan hafif süvarilerden oluşmaktaydı. Bu dengesizlik sebebiyle
Selçuklu ordusu yıpratma savaşı vermeyi uygun bulmuştu. Bu sebeple ordu çöllere doğru çekildi.
Nişapur’a giren Gazneli Mesut, Selçuklu ordusunu takibe koyuldu. Selçuklu birliklerinin vur-kaç
taktiği ile iyice yıpranan Gazne ordusuna karşı meydan savaşı yapma zamanının geldiğine karar
veren Çağrı Bey nihayet Merv yakınındaki Dandanakan Hisarı önünde Gaznelileri karşıladı. Üç gün
süren savaş sonucunda Gazneli ordusu ağır bir yenilgiye uğratıldı (22-24 Mayıs 1040). Gazneli
Mesut beraberindeki 100 kadar atlı ile ancak kaçabildi ise de Hindistan’a giderken kendi adamları
tarafından öldürüldü.
Dandanakan Savaşı, Selçuklular için bir dönüm noktası olmuştur. Aslında Serahs Savaşı’yla fiilen
kurulmuş olan devlet, bu savaş neticesinde hukuken bağımsızlığını kazanmış, bölge ülkeleri ve halife
Selçuklu devletini tanımıştır. Böylece bölgedeki en büyük güç hâline gelen Selçuklular, Türkleri bir
bayrak altında toplamaya başlayacak ve İslâmiyet’in öncülüğünü üstleneceklerdir.
Dandanakan Savaşı’nın hemen ertesinde Tuğrul Bey Selçuklu Sultanı ilân edildi. Merv’de yapılan
kurultayda devlet teşkilâtı düzenlendi. Selçuklu ülkesi ve ele geçirilmesi plânlanan memleketler
Selçuklu hanedanına mensup üç lider arasında taksim edildi. Buna göre merkezi Merv olmak üzere
Ceyhun ve Gazne arasındaki bölge Çağrı Bey’e; Herat merkez olmak üzere Bust -Sistan arazisi
Musa Yabgu’ya verildi. Tuğrul Bey Sultan unvanı ile başkent Nişapur’da kaldı, Irak kendisine
bağlandı. Çeşitli bölgelere gönderilen diğer hanedan üyeleri de Sultan Tuğrul’un emrine verildi. Bunlar
daha sonra Büyük Selçuklulara bağlı kalmakla beraber kendi devletlerini kurdular.
Hanedan üyeleri kendilerine ayrılan toprakları birer birer zapt ediyordu. Doğuda yapılan seferlerde
Çağrı Bey Gaznelileri tamamen Horasan’dan çıkardı, Belh şehrini ele geçirdi. Karahanlıları barış
yapmak zorunda bıraktı. Çağrı Bey’in oğlu Yakutî Hint denizi kıyılarındaki Mekran’ı aldı. Diğer oğlu
Kara Arslan Kavurd ise Buveyhîler’in hâkimiyetindeki Kirman’ı , Hürmüz Emirliği’ni ve Umman’ı
Selçuklu idaresine bağladı. Tuğrul ve Çağrı Beylerin birlikte çıktığı seferde Harezm bölgesi tamamen
Selçuklulara geçti. (1043)
Tuğrul Bey İran’daki birçok bölgeyi bizzat çıktığı seferle ele geçirdi. Tuğrul Bey’in üvey kardeşi
İbrahim Yınal, İran’ın en önemli merkezlerinden Rey şehrini zapt etti ve Tuğrul Bey’i buraya davet
etti. Tuğrul Bey, fetih bölgelerine daha yakın olması sebebiyle Nişapur’ u bırakarak, Rey’i devletin
yeni başkenti yaptı .(1042)
Tuğrul Bey zamanında Bizans ve Gürcülere karşı da büyük başarılar sağlanmıştı. Arslan
Yabgu’nun oğlu Kutalmış ve İbrahim Yınal, Bizans-Gürcü kuvvetlerini Pasinler Savaşı ile büyük
bir hezimete uğrattılar (1048). Bu savaşta Gürcü Kralı Liparit esir edilmiş; İstanbul’daki yıkık bir
caminin onarımı ve Tuğrul Bey adına burada hutbe okunması şartıyla serbest bırakılmıştır. 1054
yılında Tuğrul Bey Azerbaycan’daki mahallî hükümdarları itaat altına aldıktan sonra Anadolu’ya
yönelmiş ve Malazgirt’i kuşatmıştır. Ancak kışın yaklaşması üzerine geri dönmüş, Yakutî’yi
Anadolu akınlarını devam etmekle görevlendirmiştir. Tuğrul Bey, Abbasi Halifesi Kaim bi-
Emrullah’ın isteği üzerine, Şiî Büveyhoğullarının tehdidi altındaki Bağdat’a 1055 ve 1058’de iki kez
girmiş ve böylece “doğunun ve batının hükümdarı” unvanını bizzat halifeden alarak, Selçukluların
İslâm dünyasının koruyucu liderliğini üstlendiğini kabul ettirmiştir.Devletin kuruluşunda önemli rol
oynayan Çağrı Bey 1060’ta ve Sultan Tuğrul Bey ise 1063’de öldü. Çağrı Bey cesareti ve
kumandanlığı, Tuğrul Bey ise adaleti ve siyasî zekâsıyla, II. Göktürk Devleti’ndeki Bilge ve Kül-
Tigin kardeşleri hatırlatan büyük şahsiyetlerdir.
Tuğrul Bey’ in çocuğu yoktu.Bu sebeple Selçuklu tahtına Çağrı Bey’in büyük oğlu Süleyman’ı
vasiyet etmişti. Ancak Çağrı Bey’in diğer oğlu Alp Arslan bunu kabul etmedi. Henüz çocuk
yaştayken babasını temsil eden Alp Arslan, Karahanlı ve Gaznelilere karşı başarılar elde etmiş,
onları itaate zorlamıştı. Bu sebeple Selçuklu tahtının hakkı olduğunu düşünüyordu. Aynı zamanda
Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış da kendini sultan ilân etmişti. Askerlerin desteklediğini alan Alp
Arslan, Kutalmış’ın isyanını bastırdı ve Rey’de tahta çıktı. Nizamülmülk’ü vezirliğe getirdi (1064).
Alp Arslan, devlet nizamını sağlar sağlamaz Azerbaycan ve Anadolu üzerine sefere çıktı. Tuğrul ve
Çağrı Beyler, henüz devlet kurulmadan bu bölgelere akınlar düzenlemişler, kalabalık Türkmen
kitleleri batıya yönelmişlerdi. Bu sebeple Alp Arslan, yeni fetih alanı olarak Anadolu’yu seçmiştir. Alp
Arslan Azerbaycan ve Kafkasya’da birçok kaleyi ele geçirdikten sonra Doğu Anadolu’ya girdi.
Hıristiyanlığın doğudaki en güçlü kalesi olan Ani’yi şiddetli bir kuşatmadan sonra ele geçirdi.
Ardından Kars’a girdi (1064).1065 yılında, atalarının ilk yerleştiği şehir olan Cend’e gitti ve Kıpçakları
hâkimiyeti altına aldı. Kirman Meliki Kavurd’un isyanını da bastıran Alp Arslan, böylece devletin doğu
sınırlarının emniyetini sağlayarak, bütün gayretini Anadolu’ya sarf etmeye başladı.
Sultan Alp Arslan Azerbaycan üzerinden Malazgirt’e gelerek burayı kısa sürede ele geçirdi .
Ardından Ahlat, Meyafarikin (Silvan), Amid (Diyarbakır) ve havalisini fethetti .
Sultan, Abbasi halifeliğini tehdit eden Mısır Fatimî Devleti’ne karşı sefere hazırlandığı sırada Bizans
İmparatoru Romen Diyojen’in Doğu Anadolu’ya ilerlediğini öğrendi. Şam’a yürümekten vazgeçen
sultan, hızla geri döndü ve Malazgirt’te Bizans ordusunu ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu savaş sonuçları
itibarıyla Dandanakan’dan sonra cereyan eden en önemli meydan savaşıdır. Bu savaştan sonra
Türkler için Anadolu’da yeni bir dönem başlar.Sultan Alp Arslan, Malazgirt’ten sonra çıkan
karışıklıkları bastırmak amacıyla Maverâünnehir üzerine sefere çıkar. Ancak burada esir alınan bir
kale komutanı tarafından hançerlenir ve 25 Kasım 1072’de vefat eder .
Alp Arslan, kendinden sonra tahta geçmesi için oğlu Melikşah’ı veliaht olarak hazırlamıştı. Nitekim
Alp Arslan’ın ölümü üzerine Melikşah henüz 18 yaşında iken sultanlığa getirildi (1072). Melikşah
öncelikle sınırlara tecavüz eden Karahanlı ve Gazneliler’i yenerek, barışa zorladı. Ardından amcası
Kavurd’un isyanını bastırdı (1073).
Devlet merkezi Rey’den daha güneydeki İsfahan’a taşındı. Bizans’ın Malazgirt’ten sonra anlaşmaya
uymamaları üzerine Anadolu akınları hızlandırıldı. Kutalmış’ın oğulları ve bazı Türkmen reisleri Batı
Anadolu’ya kadar akınlar düzenlediler. Bu arada Türkmen liderlerinden Atsız Suriye’yi ele geçirdi.
Kudüs şehri Fatımîlerden alındı. Melikşah, kardeşi Tutuş’a Suriye’nin idaresini verdi (1078).
Anadolu fatihlerinden Artuk Bey, Melikşah’ın emriyle Arabistan Yarımadası’ndaki Hicaz, Yemen ve
Aden’i Selçuklu topraklarına kattı.
Melikşah 1087’de çıktığı sefer sonucunda Karahanlıların doğu kolunu da hâkimiyeti altına aldı.
Sultan Melikşah henüz 38 yaşında iken zehirlenerek öldü ( 1092).
Melikşah zamanında Büyük Selçuklu Devleti en geniş sınırlarına ulaşmıştır. Bu sınırlar, batıda
Anadolu ve Mısır’dan, doğuda Balkaş ve Isık gölüne; kuzeyde Kafkaslardan güneyde Arabistan
Yarımadası’na kadar uzanmaktaydı.
Büyük Selçuklu Devleti’nin Dağılışı

Melikşah döneminde Selçuklu Devleti en parlak yıllarını yaşamıştır. Ancak Melikşah’ın ölümünden
sonra gelişen bazı olaylar devletin gücünü kırar. Büyük Selçukluların dağılışını hızlandıran
gelişmeleri şöyle sıralayabiliriz :
Haçlı Seferleri: Türklerin Anadolu’yu fethi ve Bizans’ı tehdit etmesi, Kudüs’ün Müslümanların eline
geçmesi gibi sebepler, Hristiyan dünyasını ortak hareket etmeye yöneltmişti. Melikşah’ın ölümüyle
başlayan taht mücadelelerini fırsat bilen Hristiyanlar, haçlı seferlerini başlattılar (1096). Suriye ve
Filistin’in büyük bölümü Haçlıların eline geçti.
Bâtınîlik Hareketleri: Mısır’daki Şiî Fatımîler, Selçuklu Devleti’ni zayıflatmak ve kendi
propagandalarını yapmak için adamlar yetiştiriyordu. Bu kişiler İslâmiyet’le tamamen ters düşen
inanışlar taşıdıklarından Bâtınî adıyla anılmışlardır. Bunlardan biri de Hasan Sabbâh’dır.
Cahil kitleler arasında taraftarını artıran bu kişi Hazar’ın güneyinde yer alan Alamut kalesini ele
geçirmiş ve burayı üs olarak kullanmıştır (1090). Haşhaş gibi uyuşturucularla kendine bağladığı
fedaîler vasıtasıyla, devletin ileri gelenlerine suikastlar tertip etmişlerdir. Nitekim Melikşah’ın ünlü
veziri Nizamülmülk de bu fedaîler tarafından öldürülmüştür.
Melikşah bu kötülük yuvasını yıkmak için Türkmen reisi Kızıl Sarıg’ı Alamut’a yollamış, fakat
sultanın ölümü üzerine kuşatma kaldırılmıştır. Batınîlik hareketi XIII. yüzyıl ortalarına kadar
faaliyetine devam etmiştir.
İç Mücadeleler: Selçuklu Devleti’nin dağılmasında esas rol oynayan, kendi aralarındaki mücadeleler
olmuştur. Taht kavgaları, bağlı beyliklerin bağımsızlığını ilân ederek birbirleriyle mücadele etmeleri ve
isyanlar ülkenin düzenini bozmuştur .
Melikşah’ın ölümü üzerine Selçuklu tahtına oğlu Berkyaruk geçmişti (1092). Fakat Suriye Selçuklu
Meliki Tutuş yeğeninin hükümdarlığını kabul etmeyerek, taht üzerinde hak iddia etti. Tutuş,
Berkyaruk ile yaptığı savaşı kaybetti ve öldü (1095). Bu zafere rağmen Bâtınî ve Haçlı hareketleri
karşısında başarılı olamayan Berkyaruk, henüz 25 yaşında iken öldü (1104). Berkyaruk’tan sonra
Selçuklu tahtına kardeşi Mehmet Tapar geçti (1104-1118) . Haçlılar ve Gürcülere karşı bazı başarılar
kazanıldıysa da iç mücadeleler birliğin sağlanmasını engelliyordu.
Mehmet Tapar’ın ölümünden sonra tahta oğlu Mahmut geçmişti. Melikşah’ın diğer oğlu Horasan
Meliki Sencer kendini sultan ilân etti ve Mahmut’u himayesine aldı (1119). Böylece Sencer büyük
sultan olurken, Mahmut Irak Selçuklu Sultanı olarak kalıyordu. Selçuklu başkentini Merv’e taşıyan
Sultan Sencer, Büyük Selçuklu Devleti’nin son büyük hükümdarıdır. Onun zamanında devlet tekrar
eski gücünü toparlamaya başlamıştır. Bu sebeple Sultan Sencer zamanı için ikinci imparatorluk
devri adı verilir.
Sultan Sencer henüz Horasan meliki iken Gaznelileri ve Karahanlıları, 1121’de ise Afganistan’daki
Gurlu Devleti’ni kendine bağlamıştır. Ayrıca Selçuklu ülkesinin tamamında hâkimiyet kurarak birliği
sağlamıştı. Fakat 1141 yılında doğudan gelen Kara-Hıtaylar ‘a karşı yaptığı Katavan Savaşı’nda
yenilince itibarını kaybetti. Maverâünnehir Kara-Hıtayların eline geçti . Ülkede tekrar otorite boşluğu
doğdu. Nitekim İran asıllı memurların fazla vergi istemesi üzerine, devletin asıl unsuru olan Oğuzlar
(Türkmenler ) isyan ettiler, daha fazla toprak istediler. Sultan Sencer soydaşı olduğu Oğuzlara esir
düştü (1153). Oğuzlar Horasan bölgesini ellerine geçirdiler. Sultan Sencer serbest bırakıldı. Fakat
bir müddet sonra öldü. Sencer’in ölümüyle Büyük Selçuklu Devleti fiilen son bulmuştur
(1157).Büyük Selçuklu Devleti, Karahanlılar ve Gazneliler ile başlayan Türk-İslâm devlet geleneğini
sağlam temellere oturtan ilk büyük cihan devletidir. Daha sonra kurulan Türk devletlerine her
açıdan örnek olmuşlardır .

Büyük Selçuklulara Bağlı Devletler

Dandanakan Savaşı’ndan sonra yapılan kurultayda ülkenin çeşitli bölgelerine hanedan üyelerinin
idareci olarak gönderildiğini belirtmiştik. Gönderildikleri bölgelerde, devlete bağlı kalmak şartıyla
kendi idaresini kuran bu kişiler, Melikşah’ın ölümünden sonra (1092) bağımsızlıklarını ilân etmeye
başlamışlardır. Bu dönemde ülke dörde bölünmüştür: Irak ve Horasan, Kirman, Suriye ve
Anadolu.
            Irak ve Horasan Selçukluları (1092-1194)
Irak ve Horasan Selçuklu Devleti’nin merkezi durumundaydı. Sultan Mehmet Tapar’dan sonra
Selçuklu tahtına geçen oğlu Mahmut tahta geçtiği sırada amcası Sencer Horasan meliki idi.
Sencer Mahmut’u tahttan indirdi ve himayesine aldı. Mahmud, merkezi Hemedan olan Irak
Selçuklu Devleti sultanlığına getirilirken, Sencer büyük sultan sıfatıyla Horasan’daki Merv’de tahta
oturdu. (1119) Irak Selçukluları, Azerbaycan’dan Fars bölgesine, Horasan Selçukluları ise
Maverâünnehir’den Afganistan’a kadar uzanan bölgeleri içinde barındırmaktaydı. Irak
Selçuklularının son sultanı III. Tuğrul devrinde yönetim aslında atabeylerin eline geçmişti. Sultan
Tuğrul’un Harezmşah Tekiş’e yenilmesiyle Irak Selçuklularının toprakları Harzemşahlara geçti
(1194).
            Kirman Selçukluları ( 1092-1187)
Çağrı Bey’in oğlu Kavurd , Selçukluların Kirman kolunun başı idi. İran’ın güneyinde yer alan
Kirman’dan başka Fars, Hürmüz ve Umman’ı da zapt etmişti. Birkaç kez isyan eden Kavurd
Sultan Melikşah tarafından boğdurulmuştu. Yerine geçen oğulları Selçuklulara bağlı kaldılar. Bir
ara Gurlular’ın hâkimiyetine giren Kirman Selçuklularına Oğuz Başbuğu Dînar tarafından son
verilmiştir (1187).
Suriye Selçukluları ( 1092-1117)
1077 yılından beri Suriye Selçuklu meliki olan Tutuş, kendini sultan ilân ederek, Berkyaruk’un
üzerine yürümüş, fakat yenilmişti (1095). Oğullarından Rıdvan Halep’te, ve Dokak Şam’da
hâkimiyetlerini ilân ettiler. Halep hakimi Rıdvan Haçlılarla mücadele etti. Bir ara sınırlarını Güney
Anadolu’ya kadar genişletti. 1117’ye gelindiğinde her iki bölgede de hâkimiyet, atabeylerin eline
geçmişti.
Türkiye Selçukluları (1075-1308)
Türkiye Selçukluları kolu, Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış’ın neslindendir. Kutalmış’ın oğlu
Süleyman Şah 1075’te İznik’i almış ve oğlu I. Kılıçarslan burada hükümdarlığını ilân etmiştir (1092).
Daha sonraları Konya başkent olmuştur. Türkiye Selçukluları İlhanlılar tarafından ortadan
kaldırılmıştır (1308).
Atabeylikler  
Ülke idaresini öğrenmek için çeşitli bölgelere gönderilen şehzadeleri eğitmek ve onlara vekillik
etmekle görevlendirilen tecrübeli komutanlara atabey denilmektedir. Atabeyler Selçuklu Devleti’nin
zayıfladığı zamanlarda bölgedeki gücünü ve nüfuzunu artırarak, idareyi tamamen ellerine
geçirmişlerdir. Böylece atabeylik adı verilen sülâleler ortaya çıkmıştır. Büyük Selçuklular
zamanında ortaya çıkan atabeylikler şunlardır:
Salgurlular (1147-1284)
Oğuzların Salgur (Salur) boyundan Atabey Sungur tarafından kurulmuştur. Güney İran’daki Fars
bölgesinde kurulduğu için Fars Atabeyliği olarak da bilinir. Merkezi Şiraz idi. İlhanlıların
hâkimiyetinden sonra 1284’te sülâle sona ermiştir.
İldenizoğulları (1146-1225)
İldenizliler veya Azerbaycan Atabeyliği de denir. Kıpçak Türklerinden Şemseddin İl-deniz’in kurduğu
Atabeyliğin merkezi Tebriz idi. Zamanla çok güçlenen ildenizliler, Azerbaycan’dan başka bütün
Irak’a, Hemedan ve İsfahan’a da hâkim oldular. Celâlettin Harzemşah 1225’de Tebriz’i ele geçirince
bu atabeylik sona ermiş oldu.
Beg-Teginoğulları (1146 -1232)
Musul Atabeyi Zengî’nin valilerinden Beg-tegin oğlu Zeyneddin Ali Küçük tarafından kurulmuştur.
Merkezi Erbil olup, Şehr-i Zor, Hakkari, Sincar ve Harran atabeyliğin sınırları içerisindeydi. Ülkeyi 44
yıl başarıyla yöneten Kök-Böri, Anadolu Selçuklularına bağlıydı. Ölünce, vasiyeti gereği Erbil
Abbasi halifeliğine verildi (1225).
Böriler (Şam Atabeyliği) (1128-1154)
Suriye Selçukluları’nın Şam kolu, Atabey Tuğtekin tarafından yönetiliyordu. Oğlu Tacü’l-mülk Böri
babasının ölümü üzerine idareyi ele aldı. Pek güçlü olmayan bu atabeylik, Zengî Atabeyi Nureddin
Mahmut tarafından ortadan kaldırıldı (1154).
Zengîler (1127-1259)
Melikşah’ın Halep Valisi Ak-Sungur’un oğlu İmadeddin Zengi’nin Musul valiliğine getirilmesiyle
kuruldu (1127). Haçlılara karşı verdikleri mücadelelerle öne çıkmışlardır. İmadeddin Zengî,
Haçlılardan Urfa’yı alınca Avrupalılar II. Haçlı Seferi’ni düzenlemişlerdir (1137). Zengî’nin ölümünden
sonra atabeylik Musul ve Halep olmak üzere iki kola ayrıldı (1146). Halep’teki oğlu Nureddin
Mahmut haçlı kontluklarına karşı başarılı mücadeleler verdi. Şam’daki Börileri kendine bağladı.
Haçlılarla iş birliği yapan Mısır Fâtımî Devleti’ni ortadan kaldırdı (1171). Nureddin Mahmut ölünce
atabeylik Eyyûbî ailesine intikal etti (1174). Nihayet 1259’da İlhanlılar atabeyliğin tamamını işgal
ettiler.

SAVAŞA HAZIRLANIŞ
Bizans İmparatoru Romanos Diogenes, 1070-1071 yılı kışında, Türkleri imparatorluk topraklarından tamamen atmak üzere bir ordu topladı. Bu ordu, Britanya, Kapadokya, Kilikya ve Trabzon gibi bölgelerden temin edilmiş; Bulgar, Slav, Alman, Frenk, Gürcü, Ermeni, Hazar, Peçenek, Uz ve Kıpçak asıllı askerlerden oluşuyordu. İkiyüzbin kişilik bu ordu ile Diogenes, Selçukluların üzerine yürüdü.
Bizans imparatoru Türklerin sık sık Anadolu şehirlerine akınlar düzenlemesini önlemek istiyordu. Selçukluları tam anlamı ile yenilgiye uğratmak, Orta Asya içlerine kadar sürüp atmak amacını taşıyordu.
Alparslan’ın bu savaştaki amacı ise Anadolu’nun kapılarını bir daha kapanmamak üzere açmak, kesin biçimde Anadolu’yu ele geçirmek idi. Bu savaşta Türkler yenilirse yeniden Orta Asya içlerine çekilecekler, Bizanslıları yendikleri takdirde Anadolu’yu yurt edinmiş olacaklardı.
Bizans Ordusu, Kızılırmak vadisini izleyerek Sivas’a, daha sonra Erzurum’a ulaştı. Sultan Alparslan ise Van Gölü kıyısındaki Ahlat’tan hareket ederek Muş ili yakınlarındaki Malazgirt’e vardı. Alparslan, Romanos Diogenes’in yanına elçi göndererek barış önerisinde bulunmuştu. Ancak Bizans imparatoru bu öneriyi kabul etmemiş, elçiye şöyle demişti: “Sultanınıza söyleyin, kendisi ile barış görüşmelerini Rey’de yapacağım. Ordumu Isfahan’da, hayvanları ise Hemedan’da kışlatacağım.”
Alparslan bu cevaptan çok müteessir oldu ve canı sıkıldı. Sultanın müteessir olduğunu gören imamı ve fâkihi Ebû Nasr Muhammed: “Sen Allah’ın zafere ulaştıracağını ve diğer dinlere üstün kılacağını vaad ettiği bir din uğrunda savaşıyorsun. Umarım Allah-u Teâlâ bu fethi sana nasip edecektir. Cuma günü zeval vaktinden sonra hatiplerin minberde olduğu ve mücahitler için Allah’a duada bulundukları ve duaların kabul edildiği saatte düşmana hücum et!”dedi. Savaş, kaçınılmaz bir duruma gelmişti.
Alparslan, Malazgirt Meydan Savaşı’ndan önce bütün tedbirleri almış, gereken her türlü hazırlığı yapmıştı. Ünlü veziri Nizâmül-Mülk’ü Hemedan’a gönderdi. Çıkacak herhangi bir karışıklığı önlemesi ve istenirse yeni asker yollaması için tembihte bulundu.
Ayrıca Bizans kuvvetlerinin gücünü öğrenmek için bir öncü kuvveti Bizans ordusuna gönderdi. Bu keşif sırasında bir Bizans komutanı yakalandı. Ondan edinilen bilgilere göre Alparslan gereken önlemleri aldı. İkiyüzbin kişilik orduya ellibin kişilik bir kuvvetle nasıl karşı koyulacağının plânları yapıldı. 25 Ağustos 1071 günü askerlerinin moral gücünü arttırmak için devamlı tekbir getirmelerini, düşmanların morallerini bozmak için de sürekli boru ve davul çalmalarını, oklar atmalarını emretti.
Alparslan, ordusunu dört gruba ayırmış, bu düzen içinde mevziye girmişlerdi. Merkez yani orta kısımdaki kuvvetlerin başında Alparslan bulunuyordu. Bu kesimdeki kuvvetler diğerlerinden çok zayıftı. Esas büyük kuvvetler ise, sağ ve sol yanda bulunuyordu. Bunlar savaş sahasının yanlarındaki tepelerde mevzilenmişlerdi. Dördüncü grup kuvvetler ise, zamanı gelince kuşatma harekâtına girişerek düşmanı arkadan çevireceklerdi.
26 Ağustos 1071 tarihinde başta halife olmak üzere bütün İslâm âlemi, camilerde cuma namazını kılıyor, Kur’an okuyor, Türk ordusunun zaferi için dua ediyordu.
Alparslan beyaz bir ata binmiş, kefene benzeyen beyaz bir elbise giymiş, atının kuyruğunu kendi eliyle bağlamış, silahlarını kuşanmıştı. Bu da sultanın, askerin başında bizzat savaşacağını gösteriyordu.

MALAZGİRT MEYDAN SAVAŞI
26 Ağustos 1071 cuma günü ellibin kişilik ordusu ile Malazgirt Ovası’nda cuma namazını askerleri ile birlikte kılan Alparslan, namazdan sonra askerleri ile helâllaştı. Bütün ordu Alparslan’ın neler söyleyeceğine kulak kesilmişti. Alparslan şunları söyledi:
“Askerlerim! Yiğitlerim! Bugün burada ne emreden bir sultan, ne de emir alan bir asker vardır. Bugün ben sizlerden biriyim ve sizlerle birlikte savaşacağım. Bugün burada Allah’tan başka bir sultan yoktur. Biz ne kadar az olursak olalım, düşman ne kadar çok olursa olsun, bütün Müslümanların, zaferimiz için dua ettikleri şu anda, kendimi düşman üzerine atacağım. Ya zafer kazanırız, ya şehit olarak cennete gideriz. İsteyen benimle gelsin, isteyen geri dönsün. Ben memleket için, İslâm için ölüme koşuyorum. Beni takip edenler ve kendilerini Yüce Allah’a adayanlardan şehit olanlar Cennet’e, sağ kalanlar ise ganimete kavuşacaklardır. Ayrılanları ahirette ateş, dünyada da alçaklık beklemektedir.


Ey askerlerim! Eğer şehit olursam bu beyaz elbise kefenim olsun. O zaman ruhum göklere yükselecektir. Benden sonra oğlum Melikşah’ı tahta çıkartınız ve ona itaat ediniz. Zaferi kazanırsak istikbal bizimdir.” Daha sonra atından inerek secdeye kapandı ve şöyle dua etti:
“Yâ Rabb! Seni kendime vekil yapıyorum. Azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin uğrunda savaşıyorum. Ey Allah’ım! Niyetim halistir, bana yardım et. Sözlerimde hilaf varsa beni kahret.” diyerek, gözleri dolu dolu, secdeden başını kaldırdı.
Savaş başladığında Alparslan az bir kuvvetle düşmana karşı saldırıya geçti. Romanos Diogenes, olanca kuvvetiyle Selçuklu ordusunun merkez kısmına yüklendi. Alparslan, ordusunu Turan Taktiği gereğince geriye çekti. Bu sahte geri çekilişi bir bozgun zanneden imparator, Selçuklu ordusunu takip ederek Alparslan tarafından önceden hazırlatılan pusulara kadar geldi. Türklerin sağdan ve soldan bir hilâl şeklinde kendisini çember içerisine aldığının farkına bile varmamıştı. Bu kıskaç harekâtı ile daha sonra Bizans ordusunu arkadan çevirmeye yöneldi. Bizanslılar tuzağa düştüklerinin farkına vardılar, ama iş işten geçmişti. Bu arada, Selçuklu komutanlarının Türkçe olarak verdikleri komutlardan etkilenen Bizans ordusundaki Peçenek ve Uz Türkleri’nin at sürerek Selçuklu ordusu tarafına geçmesi üzerine durum Bizanslılar için daha da kötü bir boyuta varmıştı.
Savaş alanı sayılamayacak kadar çok cesetle dolmuştu. Kılıçların şakırtısı, atların kişnemesi, yaralıların iniltisi birbirine karışmıştı. Bizans ordusunun yedek kuvvetleri geri kaçmış, ordu tam bir bozguna uğramıştı.
Bu arada Bizans imparatoru da esir alındı. Alparslan, imparatorun huzuruna getirilmesini emretti, getirilince de elindeki kamçıyla imparatora üç defa vurdu ve: “Sana barış için elçi gönderdiğim halde reddetmedin mi?” dedi. Bunun üzerine imparator: “Azarlamayı bırak da, ne yapacaksan yap!” diye cevap verdi. Alparslan ona: “Sen beni esir almış olsaydın ne yapardın?” diye sordu. İmparator: “Kötülük yapardım.” diye karşılık verdi. Alparslan bu defa: “Peki benim sana ne yapacağımı zannediyorsun?” diye sorunca imparator: “Beni ya öldürürsün, ya da İslâm ülkelerinde teşhir edersin, yahut da uzak bir ihtimal olmakla beraber, affeder, fidye ve vergi alır, beni kendine vekil tayin edersin.” cevabını verdi. Bunun üzerine Alparslan: “Ben de zaten bundan başka bir şey düşünmedim.” diye cevap verdi.
Alparslan, imparatorla birbuçuk milyon dinar kurtuluş akçesi ödemesi, istediği zaman kendine Bizans askeri göndermesi ve Bizans ülkesindeki bütün esirleri serbest bırakması şartıyla bir anlaşma yaptı. Daha sonra onu bir çadırda misafir edip yanına yol masrafı olarak onbin dinar verdi ve ülkesine gönderdi.

SAVAŞIN SONUÇLARI
Malazgirt Zaferi’nden sonra Anadolu’nun kapıları tamamen açılmıştır. Türk akıncıları çok kısa bir zaman sonra İznik ve civarını alarak buraları vatan edinmişlerdir.
Zaferden sonra Sultan Alparslan, Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslâmlaşması için Türkmen beyleri ile birlikte pek çok Türkmen dervişlerini de görevlendirerek mânevi fethin kapılarını açmıştır.
Ayrıca her tarafa fetihnameler gönderilmiş, başta Bağdat olmak üzere bütün İslâm âleminde şenlikler düzenlenmiştir.

ALPARSLAN’IN ŞEHİD EDİLİŞİ
1072 yılında Mâverâünnehr’e sefere çıkan Alparslan’ın huzuruna hain bir kale komutanını getirdiler. Alparslan dört kazık çakılarak komutanın el ve ayaklarının bunlara bağlanmasını emretti, bunun üzerine komutan: “Ey korkak! Benim gibi bir adam böyle öldürülür mü?” diye cevap verdi. Bu sözlere çok sinirlenen Alparslan eline ok ve yay alarak muhafızlara komutanın serbest bırakılmasını emrini verdi. Ancak o güne kadar hedefini hiç şaşırmayan Alparslan’ın attığı ok komutana isabet etmedi. Komutan hemen Alparslan’ın üzerine saldırdı. Tahtında oturan Alparslan komutanın kendisine doğru geldiğini görünce ayağa kalkıp tahtından inmek istedi, ancak bu sırada ayağı sürçerek yere düştü. Bunun üzerine üzerine çullanan komutan, yanında bulunan bıçağını Alparslan’a saplayarak onu yaraladı. Alparslan bu olaydan sonra şöyle dedi:


“Her nereye yönelsem ve hangi düşman üzerine yürümek istesem daimâ Allah’tan yardım dilerim. Dün bir tepeye çıktım, ordunun azametinden ve askerlerimin çokluğundan dolayı altımda yer titriyordu. Kendi kendime: ‘Ben bütün dünyaya hükmeden biriyim, bana hiç kimsenin gücü yetmez.’ dedim. Bu yüzden Allah-u Teâlâ beni yarattıklarının en zayıfı karşısında âciz bıraktı. Allah’tan mağfiret diler ve bu düşüncemden dolayı beni affetmesini niyaz ederim.”

Ve bu olaydan dört gün sonra Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine eren Sultan Alparslan, Merv’de bulunan babasının yanına gömüldü.

AHLÂK VE VASIFLARI
Sultan Alparslan iyiliği, merhameti, düşkünlere yardımı ile tanınmıştır. İslâmiyet’e ve cihada son derece bağlı idi. Allah’tan korkar, her işinde O’na tevekkül ederdi.
Çok cesur, yiğit, kudret ve azamet sahibi bir kişiliğe sahipti. Heybetinin yanında adeleti ile de ün yapmış, affedici ve müsamaha sahibi olduğunu defalarca ispatlamıştı. Çok dindardı ve dinî hükümlerin tam sadakatla uygulayıcısı olarak tanınıyordu. Onun bu yönü, halk arasında veli derecesine yükseltilmesine ve şahsına pek çok kerametler isnat edilmesine sebep olmuştur.
İslâmiyet’in henüz girmediği ülkelerde fethettiği her şehre derhâl bir cami yaptırdığı, askerî faaliyetlerinden dolayı yeterince fırsat bulamadığı imar işleri ile ilim, fikir ve sanat adamlarını toplayıp devlet himayesi altına almak gibi sosyal faaliyetleri de veziri Nizâmül-Mülk’ün eliyle yürüttüğü bilinmektedir.
Jurnalcilerden biri veziri Nizâmül-Mülk aleyhinde bir yazı yazmış, yazıda Sultan’ın memleketlerinde ne kadar malı olduğunu ve ne gibi vergiler aldığını anlatmıştı. Yazı, Alparslan’ın namaz kıldığı yere bırakılmıştı. Sultan onu alıp okudu, sonra da Nizâmül-Mülk’e verip: “Bu mektubu al, eğer bunu yazanların yazdıkları doğru ise ahlâkını güzelleştir, durumunu düzelt; eğer yalan söylüyorlarsa onların hatalarını bağışla ve onları öyle mühim işlerle meşgul et ki, insanları aldatmaya vakit bulamasınlar” dedi. Bu sözü, onun keskin zekâsı ve merhametine bir delildir.
Alparslan çok sadaka verirdi. Her Ramazan ayında onbeşbin dinar sadaka dağıtırdı. Sarayında, günde elli koyun kesilen bir imaret bulunurdu ve ayrıca adları listeler halinde tanzim edilen fakirlere harçlık dağıtılırdı. Bununla beraber ülkesinin hiçbir yerinde cinayet ve gaspçılık
Devlet Teşkilatı Kültür ve Medeniyet

Devlet Teşkilatı: Selçukluları meydana getiren Oğuzlar, Orta Asya’dan Maveraünnehir ve Horasan’a gelince bütünüyle İslamiyeti kabul ettiler. Müslüman olmalarıyla eski bozkır kültürünün İslama aykırı olmayan müesseselerini sentezleştirdiler. Türk Devlet geleneğinin esasını teşkil ettiği Selçuklu devlet teşkilatı; Karahanlı, Sâmânlı, Gazneli ve Abbasî devletleri teşkilatlarından geniş ölçüde faydalanmış ve bunları kendi bünyesinde mükemmel bir surette uygulamıştır.
Hükümdar: Töre ve müesseselerin tanıdığı haklarla devletin tek hakimidir. Sultan ünvanlı hükümdarlara genellikle Sultanülâzam denilirdi. Türklerdeki Hâkan veya Kağan, batıdaki imparator kelimesinin karşılığıdır. Sultan, Türkçe adının yanında İslamî ad da taşırdı. Halife tarafından künye ve lakap da verilirdi. Sultan merkezde oturur, ülke toprakları hanedan mensuplarınca idare edilirdi. Merkeze bağlı beylik ve atabeglikler vardı. Sultanın hakim olduğu ülkelerde adına hutbe okunur ve para basılırdı. Fermanlara ve dîvanın kararlarına büyük sultanın imzası yerine tuğra çekilip, tevkiî (nişan) yazılır ve emir ondan sonra yürürlüğe girerdi. Harplerde ve devlet ileri gelenleriyle yaptığı seyahatlerde, hakimiyet işareti olarak, başının üstünde atlastan veya altın sırmalı kadifeden yapılmış çetr (hükümdar şemsiyesi) tutulurdu. Çetre, sultanın ok ve yaydan meydana gelen armaları işlenirdi. Hükümdarlık sarayının kapısında veya saltanat çadırının önünde, namaz vakitlerinde, günde beş defa nevbet (mehter) çalınırdı. Sultan, haftanın belirli günlerinde devlet ileri gelenleriyle yüksek mevkili memur ve kumandanları huzuruna kabul edip, ülke meselelerini görüşür ahalinin halinden haberdar olurdu.
Saray Teşkilatı: Sarayda sultanın ailesi ve maiyeti otururdu. Saray teşkilatı ve teşrifatçılık, önceleri Oğuz töresine göre yapılırken, sonraları İslamî hüviyet kazandı. Sarayda, sultanla dîvanlar arasındaki irtibatı Hâcibü’l-hacib denilen Hâcib sağlar; örfî meselelerin hallinde kadıya da yardımcı olurdu. Hâcibler, sultanın güvendiği kişiler arasından seçilirdi.
Emîr-i Candâr: Saray muhafızlarının başı olup, maiyetindeki hassa birlikleriyle sarayın ve sultanın emniyetini sağlamakla görevliydi. Silahdar, merasimlerde sultanın silahlarını taşırdı ve silahhanedeki muhafızların âmiriydi.
Emîr-i Alem: Sultanın “Rayet-i Devlet” denilen bayrağını, saltanat sancaklarını taşımak ve muhafaza etmekle görevliydi. Emîr-i alemin maiyetinde alemdarlar vardı. Yasacı, bayrak ve nevbet takımını muhafaza ve idare ederdi.
Câmedâr: Sultanın elbiselerinin muhafızıydı. Emîr-i meclis, sultanın ziyafetlerini hazırlatıp, teşrifatçılık yapardı. Emîr-i Çeşnigîr, sultanın yemeklerini hazırlayan ve sofra hizmetlerini yapan çeşnigirlerin amiriydi. Şerabdar-ı has, sultanın şerbetlerini hazırlamakla, haftanın belirli günlerinde toplanan mecliste ve yemeklerde hizmetle görevliydi. Serhenk (Çavuş), törenlerde ve sultanın seyahatlerinde yol açardı. Ayrıca, Abdâr, Emîr-i Âhur, Üstadüddâr, Vekîl-i Has, Emîr-i Şikâr, Bazdâr ve Nedimler de sarayda vazifeli kişiler arasındaydı.
Hükûmet: Büyük dîvan denilen “dîvan-ı saltanat”ta devletin umumi işleri görüşülüp yürütülürdü. Selçuklularda büyük dîvandan başka, devletin malî, askerî, adlî ve diğer işlerine bakan dîvanlar da vardı. Dîvan başkanı, sultanın mutla vekili olan Sâhib, Sâhib-i Dîvan ve Hâce-i Büzürg de denilen vezirdi. Vezir bir tane olup, alâmet olarak destâr (sarık) ve altın divit verilirdi. Vezirin dividi, Devâtdâr’da olup, aynı zamanda sır kâtipliği de yapardı.
Selçuklularda, İstifâ dîvanı, malî işlerle ilgilenir, en önemli üyesine Müstevfî denirdi. Tuğra dîvanı, ferman, berat, menşur, mektup dahil, yazışmalara tuğra çekerdi. İşraf dîvanı; Müşrif-i memâlik de denilen müşrifin âmirliğinde genel teftiş yapardı. Dîvan-ı arz’a, Arzü’l-ceyş başkanlık ederdi. Emîr-i ariz de denilen bu zatın başkanlığındaki teşkilat, millî savunma hizmetleri ve ordunun ihtiyaçlarını karşılamakla vazifeliydi. Şehzadelerin yetişmesiyle ilgilenen atabegler, eyalet merkezlerinde güvenlik hizmetleriyle ilgilenen ve şıhne (veya şahne) denilen askerî valiler, mülkî idareden mesul olan âmiller ve zabıta hizmetleriyle “emr-i bi’l ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker” (iyiliği emredip kötülükten sakındırma) görevini üstlenmiş olan muhtesipler de hükümet teşkilatı içinde yer alırdı.
Adlî Teşkilat: Adliye; şer’î ve örfî kazâ olmak üzere ikiye ayrılırdı. Şer’î davalara kadılar bakardı. Kâdı’l-kudât denilen baş kadı, Bağdat’ta bulunur, merkezde mahkeme başkanlığı yapardı. Baş kadı, diğer kadıları da teftiş ederdi. Kadılar, şer’î davalar, tereke (miras), hayrât ve vakıf işlerine bakarlardı. Selçuklu Türkleri, Hanefî mezhebinde olduklarından, davalar ve meseleler, bu mezhebin hükümlerine göre halledilirdi. Yanlış bir karar verilmişse, öteki kadılar, durumu sultana bildirerek, düzeltme yapılır, hatanın önüne geçilirdi. Kadıların yetişmesine çok dikkat edilirdi.
Örfî mahkemelerin başında, Emîr-i dâd denilen adalet emîri bulunurdu. Bunlar, devlete, kanunlara ve emirlere karşı gelenlerin davalarına, siyasî suçlara bakarlardı. Bir nevi olağanüstü mahkemeler demek olan Dîvan-ı mezalim’e başkanlık ederlerdi. Kazaskerler (Kadıaskerler), ordu mensuplarının davalarına bakardı. Dine aykırı görülen her harekete muhtesip, anında müdahale ederdi. Adliye mensupları, bağımsız olup, büyük dîvana ve eyalet dîvanlara bağlı değildiler.
Ordu: Devletin temeli olan ordu, Hassa ordusu ve timarlı sipahilerden meydana eliyordu. sarayda özel oarak yetiştirilip, doğrudan sultana bağlı olan Gulamân-ı saray askerleri çeşitli milletlerden seçilirdi. Bunlar senede dört defa maaş alırlardı. Hassa ordusu; melik, vali, vezir ve diğer yüksek rütbeli devlet memurlarının emri altında, her an harekete hazır askerler olup maaşlıydılar.
Sipahiler; süvari kuvvetleriydi. Sipahi ordusu mensuplarından her biri, ülkenin çeşitli bölgelerinde kendilerine tahsis edilen toprakların (ikta=dirlik) gelirlerinden geçimlerini sağlıyordu. Selçuklular, askerî iktalar sayesinde, maaş ödemeden bir orduyu beslemiş, mühim bir Türkmen nüfusunu toprağa ve devlete bağlayarak iskân etmişti. Bu sayede üretimin artmasını, halk ile hükümet arasında yeni askerî ve idarî bir kadronun kurulmasını temin etmişti. Bin süvariden fazla asker besleyen ikta sahipleri vardı. Büyük Selçuklularda ordu mevcudu, 400.000’e kadar çıktı. Bunun 46.000’i merkezde, geri kalanı devletin diğer bölgelerine dağılmış durumdaydı. İkta sistemiyle, ülke menfaatlerini âhenkleştirip, kudretli askerî ve idarî teşkilata sahip oldular. Aynı sistem, Osmanlıları da etkiledi. Halk arasından Haşer denilen ücretli askerler de alınırdı. Ayrıca gönüllü Gâziyân ve çeşitli askerî sınıflar da vardı.
Selçuklu ordusunun gezici hastaneleri ve Çerge denilen hamamları vardı. Orduda hafif silah olarak ok, yay, kılıç, kalkan, mızrak, harbe, sökü, bozdoğan da denilen topuz, gürz, balta, nacak, çekre, zemberek, pala, cevşen (zırh) ve çokal kullanılırdı. Ordunun silahları ülke içinden, en iyi malzeme kullanılarak, sanatında pek mahir ustalar tarafından imal edilirdi. Büyük Selçuklularda deniz kuvvetleri olmamasına rağmen, bağlı devletlerde vardı. Ordunun ihtiyacının karşılanması ve meselelerin halline Dîvanü’l-ceyş bakardı.
Sosyal Hayat: Selçuklularda sınıfsız bir cemiyet hayatı vardı. Sosyal yapı, Ortaçağ Avrupası’ndan tamamen ayrıdır. Toplum; Selçuklu hanedanı ve mensupları başta olmak üzere askerî ve mülkî rical ile devlet teşkilatı dışında kalan ahaliden meydana geliyorsa da, Avrupa’daki gibi sınıf, Hindistan’daki gibi kast sistemi mevcut değildi. Hanedan ve devlet ileri gelenlerinin büyükyetkileri olmasına rağmen, şehirde ve köyde yaşayan halkın, kanun karşısında hak ve vazifeleri vardı. Şer’î hükümler karşısında herkes eşitti. Köylü hür olup, toprağın hâs ve ikta oluşuna göre hükümetin himayesi altında çalışırdı. Vergisini verirdi. Mülk, topraklar, veraset yoluyla çocuklara geçerdi.
İktisadî ve Ticarî Hayat: Selçukluların hakim olduğu Horasan, İran, Irak, Anadolu ve diğer Ortadoğu ülkeleri bu devirde, ekonomik bakımdan en yüksek seviyeye çıkarak, milletler ve kıtalar arası ticarette köprü görevi görüyordu. Selçuklu ülkesinin her türlü ziraî mahsulün yetişmesine müsait iklim, coğrafî ve doğal zenginliklere sahip olması sayesinde bol mahsul yetişiyordu. Tahıl sıkıntısı çekilmeyip, o günkü şartlarda fiyatı da ucuzdu. Ülke içinde ve dışında, kıtalar ve milletlerarası ticareti emniyetle sağlayan yol ve kervansaraylar yapılmıştı.
Yabancı ülkelerle ticarî anlaşmalar yapılıp, çok düşük gümrük tarifeleriyle ihracat ve ithalat teşvik edildi. Karada eşkiyanın ve açık denizlerde korsanların tecavüzlerine uğrayan tüccarın zararının, hazineden tazmin edilerek garanti altına alınması ticaretin gelişmesinde çok etkili oldu. Devletin tüccara garantisi, her türlü emniyet, huzur ve imkânının yanında ayrı bir teşvikti.
Ticaretin gelişmesi, gümrüklerin azlığı, üretimin bolluğu, otlak ve hayvanların çokluğu sebebiyle, Selçuklu ülkesinde zenginlik ve refah vardı. Bol buğday, pirinç ve pamuk tarımı yapılıyordu. Çok hayvan yetiştirilip diğer ülkelere satılıyordu. Bakır, demir, gümüş ve dokuma sanayii için şap madeni çıkarılıyordu. Halı, pamuk ve yünlü dokuma denizci örtüleri, ipek kumaşlar, ipek tül ve mendil dokunup ihraç ediliyordu. Kâşihanelerde zarif çiniler imal edilip, selçuklu eserlerini süslüyordu. Yapılan ve satılan mallar, sıkı kontrolden geçerdi. Her zanaat kolu, bir lonca teşkilatına bağlıydı. Loncalar, meslek ve erbabını kontrol altında tutardı. Lonca reisine Ahî, ahîlerin reisine de Ahî Baba denirdi. Bu teşkilat daha sonra Osmanlılara geçti. Esnaf ve tüccar mallarının alınıp satıldığı, tanıtıldığı, mahallî, millî ve milletlerarası pazarlar kurulurdu. Selçuklular, şeker ve nadide eşya alıp, at, halı, ipek ve maden satarlardı. Devletin gelir kaynakları, arazi vergisi olan harac, ziraat vergisi olan öşür, iltizam, ganimet, bağlı ve komşu devletlerin hediye ve yıllıkları idi. Hayat pahalılığı, yok denecek kadar az olup, 1056 ile 1113 yılları arasındaki yetmişbeş senelik fiyat yükselmesinin oranının toplamı yüzde onu geçmemiştir.
İlim: Selçuklular, İslama tam bağlı, itikatta ve amelde Ehl-i sünnet mezhebine mensuptular. Türkler ekseriyetle itikatta Matüridî, amelde Hanefî mezhebindendir. Ülkede kısmen de itikatta Eş’arî ve amelde Şafiî ve diğer hak mezhep mensupları da vardı. Batınîler gibi sapık fırkalar varsa da, bunlarla âlimlar ve devlet mücadele halindeydi. Devlet, ilim ve âlimlerin yanında olup, gelişmesi için bütün imkânlarını seferber etmişti. Dinî eğitim ve öğretimin yapıldığı medrese, tekke ve zaviyeler ülkenin her tarafında yaygındı.
Selçuklu medreselerinde, dinî ve fennî bütün ilimler, konunun mütehassısları tarafından okutulurdu. Selçuklular zamanında değerli âlimler yetişip, halâ değerini koruyan orijinal eserler yazıldı. Ebü’l-Kasım Abdülkerim Kuşeyrî, Ebu İshak Şirazî, Ebu Meâlî Cüveynî, İmam-ı Gazalî, El-Hatîbî, Abdullah-ı Ensarî, Vâhidî, Fahru’l-İslam Pezdevî, Serahsî, Yûsuf-i Hemedanî, Şehristânî, İmam-ı Begavî, Kâdı Beydâvî, Abdülkâdir-i Geylanî, Nizamülmülk dahil daha pek çok âlim, Büyük Selçuklu ve onlara bağlı devletlerde çok hürmet ve himaye görüp, değerli eserler vererek insanlığa hizmet etmişlerdir.
Selçuklular, İslamî ilimlerin eğitim ve öğretiminin yapıldığı ve zamanın fen bilimlerinin öğretildiği çeşitli fakültelere sahip, üniversite mahiyetinde büyük medreseler yaptırdılar. En büyüğü, Bağdat’taki Nizamiye Medresesi olup, İsfehan, Nişabur, Belh, Herat, Basra ve Amul’da benzerleri vardı. Buralarda aklî ve naklî bütün ilimler öğretilirdi. Medreselerde, mütehassıslarınca okutulan riyaziye (matematik), hey’et (astronomi), hendese (geometri), cebir, fizik, kimya sahalarında derin âlimler yetişti. Rasathaneler kurularak, gök cisimlerinin hareketleri izlendi ve esaslı takvimler yapıldı. Bu sahalarda, edebî yönüyle de tanınan Ömer Hayyam, Muhammed Beyhekî, Ebü’l-Muzaffer İsferâyinî, Vâsıtî, Ahmed Tûsî ve daha pek çok âlim yetişip değerli eserler verdiyse de, onüçüncü yüzyılda İslam ülkelerindeki Moğol tahribatı sebebiyle, bunlardan faydalanma imkânı büyük ölçüde kaybolmuştur. Yazılan pek değerli eserler, Moğolların kanlı çizmeleri altında heba olmuştur.
Selçuklu sultan ve devlet adamlarının destek ve himayesiyle kıymetli edebiyatçı ve şairler yetişmiştir. Selçuklu sarayında, devlet teşkilatıyla edebiyat çevrelerinde genellikle Farsça, medrese çevrelerinde Arapça, Selçuklu hanedanı ve Türkmenler arasında ve orduda da Türkçe konuşulup yazılırdı. Nazım ve nesir sahasında kıymetli kitaplarıyla tanınan Meşhur Bostan ve Gülistan sahibi Sadi-i Şirazî, Ömer Hayyam, Enverî, Lami-i Cürcânî, Ebyurdî, Ezrâkî gibi edip ve şairler, nesir ve nazım eserler verdiler. Gazâ ve fetih ruhunu canlı tutan destanî eserler yazdılar. İlmî eserlerde olduğu gibi, edebî eserlerin bazıları, Moğol tahribatı sebebiyle ele geçmemiştir.

Mimarlık ve Sanat: Selçuklu mimarî ve sanat eserlerinin çoğu birer şaheserdir. Batınîler, Moğollar ve asırların tahribatına rağmen kalabilenleri uzmanlarınca halâ hayranlıkla incelenmektedir. Selçuklu sarayı, köşk, medrese, cami, mescit, türbe, kümbet, kervansaray, ribat, han çarşı, tıp fakültesi mahiyetinde her biri şifa yurdu olan hastane, kaplıca, hamam, çeşme, ev, yol, kale, sur, kule, tersaneler ve diğer sosyal, sivil ve askerî eserler belli başlı Selçuklu mimarî eserlerini oluşturur. Kitabe, hat, tezhip, süsleme, minyatür, çini, halı, kilim ve seccadeler ise Selçuklu eserlerine ayrı bir zenginlik kazandırır. Çadır şeklinde yapılan kubbeler de Selçuklu mimarî eserlerinin bir başka zarafet ve ihtişam örneğidir. Çadır şeklinde kubbe, türbelerde çok kullanılmıştır. Sultan, evliya, âlim, devlet adamları ve hürmete lâyık kişiler adına yapılan muhteşem türbeler, ülkenin her tarafında mevcuttu.
İlk Büyük Selçuklu hükümdarı Tuğrul Beyin, Rey’de Künbed-i Tuğrul, İsfehan, Hemedan ve Merv’de diğer sultanların muhteşem türbeleri çok süslü, kıymetli eşya ve mefruşatla doluydu. Bağdat’ta İmam-ı Azam Ebu Hanîfe’ye ve Necef’te Hazret-i Ali’nin makamına muhteşem türbe ve külliyelerin Sultan Melikşah tarafından yapılması, Selçukluların Sahabe-i Kiram, Ehl-i Beyt, âlim ve muhterem zatlara saygılarındandır. Selçuklular, Merv, Rey, İsfehan, Hemedan, Bağdat ve Nişabur’da muhteşem saraylar ve camiler inşa ettiler.
İsfehan ve Bağdat’ta rasathaneler kurularak, mîladî Gregorien sisteminden daha sağlam ve hassas olan Celalî Takvimi, Sultan Melikşah’ın “Celaleddin” lakabına nisbetle hazırlandı. İsfehan ve Bağdat’ta, büyük şehirler de dahil, ülkenin her tarafında şaheser vasıfta büyük ve muhteşem camiler yapıldı. Selçuklular zamanında, iki bin kişinin namaz kılabileceği, yirmi bin kişinin vaaz dinleyebileceği kadar büyük camiler yapıldıysa da, bu muhteşem eserler, Batınîler ve Moğollar tarafından tahrip edilmiştir. Melikşah’ın İsfehan’da yaptırdığı Ulu Cami (Mescid-i Cuma), Batınîler tarafından kundaklandı. Yanan beşyüz yazma, paha biçilmez Kur’an-ı Kerim dışında cami, bir milyon altın sarfla tamir edildiyse de eski halini alamamıştır.
Han, kervansaray, çeşme, yol, köprü, ribat, hankâh, hamam, cami ve medreseler ülkenin her tarafında yaygındı. Selçuklularda hükümetin imar ve inşaat işlerini
Emîr-i mîmar yönetiminde bir heyet kontrol ve nezaret ederdi. Ayrıca, büyük abidevî eserlerin, ihtiyaçları vakıf gelirinden karşılanan, daimî bir mimarları bulunurdu.

Selçuklularda İlim
Selçuklular İslâmiyete tam bağlı, îtikâtta ve amelde Ehl-i sünnet mezhebine mensuptular. Türkler ekseriyetle îtikâtta Mâtürîdî, amelde Hanefî mezhebindendir. Ülkede kısmen de îtikâdda Eş’arî ve amelde Şâfiî ve diğer hak mezhep mensupları da vardı. Bâtınîler gibi sapık fırkalar varsa da, bunlarla âlimler ve devlet mücâdele hâlindeydi. Devlet, ilim ve âlimlerin yanında olup, gelişmesi için bütün imkânlarını seferber etmişti. Dînî tahsil ve terbiyenin yapıldığı medrese, tekke ve zâviyeler ülkenin her tarafında yaygındı.
Selçuklu medreselerinde dînî ve fennî bütün ilimler, konunun mütehassısları tarafından okutulurdu. Selçuklular zamânında kıymetli âlimler yetişip, hâlâ değerini muhâfaza eden orijinal eserler yazıldı. Sofiyye-i aliyyeden, Şâfiî fıkıh âlimi olup, Risâle-i Kuşeyriyye sâhibi Ebü’l-Kâsım Abdülkerîm Kuşeyrî (986-1074); Et-Teysir Tefsîri müellifi Ebû Nasr Abdürrahîm; Şâfiî fıkıh âlimlerinden ve Bağdat’taki Nizâmiye Medresesi müderrislerinden Ebû İshâk Şîrâzî (?- 1083); pekçok eser sâhibiEbû Meâli Cüveynî (?- 1085); İslâm âlimlerinin en büyüklerinden, pekçok sâhada eser sâhibi Nizâmiye Medresesi Müderrisi İmâm-ı Gazâlî (1059-1111); Nizâmiyye müderrisi ve Şâfiî âlimlerinden Fahr-ül-İslâm Abdülvâhid (?- 1108); Hanefî âlimlerinden Kâdılkudât el-Hatîbî (?- 1079); Te’arrûf kitabı şârihi ve Menâzil-üs-Sâyirîn sâhibi Şeyhülislâm Abdullah-ı Ensârî (1005-1088); meşhur Besit, Vesît ve Vecîz tefsirlerinin sâhibi Vâhidî (?- 1075); Hanefî fıkıh ve tefsir âlimi Fahru’lislâm Pezdevî (1009-1089); Hanefî âlimlerinden Câmi-u Kebîr, Câmi-u Sagîr, Siyer-i Kebîr, Muhtasar-ı Tahâvî şerhleri ve Mebsut, Kafî Şerhi, Muhit kitaplarının sâhibiSerahsî (?- 1090); Hanefî âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden Zînet-ül-Hayât, Menâzilü’s-Sâyirîn ve Menâzilü’s-Sâlikîn sâhibi Yûsuf-i Hemedânî (1048-1141); büyük fıkıh ve kelâm âlimlerinden ve meşhur Milel Nihâl kitabı sâhibi Şehristânî (1076-1153); Şâfiî fıkıh, hadis ve tefsir âlimlerinden ve Me’âlimü’t-Tenzîl Tefsiri ile Mesâbih hadis kitaplarının yazarı Begavî (?- 1122); Şâfiî âlimlerinden ve tefsîr ilminin üstâdlarından Envârü’t-Tenzîl, Tavâliü’l-Envâr kitablarının sâhibiKâdı Beydâvî; Kâdirî yolunun önderi, fıkıh ve hadis ilimlerinde müctehid Abdülkâdir-i Geylânî (1077-1166); Nizâmülmülk (1018-1092) dâhil daha pekçok âlim Büyük Selçuklu ve onlara bağlı devletlerde çok hürmet ve himâye görüp, kıymetli eserler vererek insanlığa hizmet etmişlerdir.
Bunları Türkiye Selçukluları devrinde; evliyânın büyüklerinden ve gönül sultânı Mevlânâ Celâleddîn-i Muhammed Rûmî (1207-1273) ve oğluSultan Veled (1227-1307); evliyâdan Şems-i Tebrîzî (?- 1247) tâkip etmiştir.
Selçuklular, İslâmî ilimlerin öğretim ve eğitiminin yapıldığı ve zamânın fennî ilimlerinin öğretildiği çeşitli fakültelere sâhip, üniversite mâhiyetinde büyük medreseler yaptırdılar. En büyüğü, Bağdat’taki Nizâmiye Medresesi olup, İsfehan, Nişabur, Belh, Herat, Basra ve Amul’da nümûneleri vardı. Buralarda aklî ve naklî bütün İslâmî ilimler okutulurdu. Medreselerde, mütehassıslarınca okutulan İslâmî ilimlerin yardımcısı riyâziye (matematik), hey’et (astronomi), hendese (geometri), cebir, fizik, kimyâ sâhalarında derin âlimler yetişti. Rasadhâneler kurularak, gök cisimlerinin hareketleri tâkip edildi ve esaslı takvimler yapıldı. Bu sâhalarda, edebî cephesiyle de tanınan Ömer Hayyam, Muhammed Beyhekî, Ebü’l-Muzaffer İsferâyinî, Vâsıtî, Acâ’ibü’l-Mahlûkat sâhibi Ahmed Tûsî ve daha pekçok âlim yetişip, kıymetli eserler verdiyse de, on üçüncü asırda İslâm ülkelerindeki Moğol tahribâtı sebebiyle, bunlardan faydalanma imkânı kaybolmuştur. Yazılan pek kıymetli eserler, Moğolların kanlı çizmeleri altında hebâ olmuştur.
Selçuklu sultan ve devlet adamlarının destek ve himâyesiyle kıymetli edip ve şâirler yetişerek çok güzel eserler meydana getirildi. Selçuklu sarayında, devlet teşkilâtıyla edebiyât çevresinde umûmiyetle Farsça, medrese çevresi Arabça, Selçuklu Hânedânı ve Türkmenler arasında ve orduda da Türkçe konuşulup yazılırdı. Nazım ve nesir sâhasında kıymetli kitaplarıyla tanınan meşhûr Bostan ve Gülistân sâhibi Sa’dî-i Şîrâzî, Ömer Hayyam, Enverî, Lâmi-i Cürcânî, Ebü’l-Me’âli Nahhâs, Ebû Tâhir Hâtûnî, Ebyurdî, Habbâriyye, Ezrakî gibi edip ve şâirler, nesir ve nazım eserler verdiler. Gazâ ve fetih rûhunu canlı tutan destânî eserler yazdılar. İbn-i Hassûl’un Risâle-i Melikşâhiyye, Ebû Tâhir-i Hâtûnî’nin Târih-i Âl-i Selçuk, Muizzî’nin Siyer-i Fütûh-i Sultan Sencer, Hemedâni’nin Unvalü’s-Siyer, İbn-i Funduk Beyhekî’nin Meşârib-üt-Tecârib, Zînetü’l-Küttâb li Ka’ini’nin Kitâb-ı Metâhirü’l-Etrâk, İmâdeddîn-i İsfehânî’nin Zübdetü’n-Nüsra, İbn-i Cevzî’nin Muntazam, Sıbt İbn-i Cevzî’nin Mir’atü’z-Zamân, İbn-i Bibî’nin El-Evâmirü’l-Alâiyye, İbn-i Esîr’in Kâmil ve Üsüdü’l-Gâbe târih alanında yazılmış eserlerdir. İlmî eserlerde olduğu gibi, edebî ve târihî eserlerin bâzıları, Moğol tahribâtı sebebiyle ele geçmemiştir.
Tuğrul Bey

Selçuklu Devletinin kurucusu. Oguzlarin Kinik boyundan Selçuk Beyin torunudur. Babasinin adi Mikail’dir. Muhtemelen 993 yilinda dogdu. Babasi Mikail, gazâ akininda sehit düsünce, dedesi Selçuk’un yaninda büyüdü. Çocuklugu Cend’de geçti. Büyük bir îtinâ ile yetistirildi. Âilesinden dînî ve millî terbiye alip, mükemmel silâh kullanmasini ögrendi.
Selçuk Beyin vefâtiyla amcasi Arslan Yabgu’nun Selçuklu âilesinin reisligini almasina, kardesi Çagri Bey ile itiraz etmedi. Ancak dedelerinin vefâtindan sonra iki kardes Cend sehrini terk ederek batiya göç ettiler. Burada Mâverâünnehr hükümdari Ilek Nasr’in kendilerine karsi düsmanca siyâseti üzerine Çagri Bey ile Karahanli hükümdari Bugra Hanin ülkesine gittiler. Tugrul Bey, Karahanlilar ülkesinde haps edildiyse de, Çagri Bey, Bugra Han ordusunu yenip pekçok esir aldi. Alinan esirler karsiligi Tugrul Bey serbest birakildi. Tekrar Mâverâünnehr’e döndüler. Buhara hâkimi Karahanli Ali Tegin’in aleyhlerine faaliyeti ve yeni durum üzerine Tugrul Bey çöle çekildi. Çagri Bey de yeni vatan kesfi için Rum Gazâsina çikti. Iki kardes, Rum Gazâsindan alinan ganîmetlerle çok zenginlestiler.
Arslan Yabgu, 1205’te Gaznelilerce esir alinip, Hindistan’da haps edilince, iki kardes ortak iktidar sistemiyle Selçuklu âilesinin lideri oldu. Liderligi Karahanli Ali Tegin tarafindan süpheyle karsilaninca, ikili liderlik sistemi yerine amcalari Musa’yi Yabgu yapip, üçlü iktidar sistemine geçtiler. 1034 sonbaharinda, Gaznelilerin müttefiki Oguzlardan Sah Melik, Selçuklulara âni bir baskin yapinca, zayifladilarsa da, tekrar toplandilar. On bin kisilik kuvvet toplayarak Gaznelilere âit Horasan’a girdiler. Gazneli Mes’ûd’un ordusunu 20 Haziran 1035’te Mesâ’da yendiler. Gaznelilerle antlasma yapip; Nesâ, Ferâve ve Dihistan’i aldilar. Ayrica TugrulBeye GazneliMes’ûd tarafindan hâkimiyet alâmetlerinden olan hil’at, at, mensur ve sancak gönderildi. Tugrul Bey antlasmayla Nesâ’da Gaznelilere tâbi federal bir devlet kurmus olmasina ragmen, resmî îlâni yoktur.
Tugrul Bey ve diger Selçuklu hânedan mensuplari toprak sâhibi olunca, Oguz boylari ve kabile reisleri yanlarina akin edip, toplandilar. Tugrul Bey, çok güçlenip, bölgenin nüfûsu artinca; Gazneli Mes’ûd’a önceki üç sehrin dar geldigini bildirip, 1037’de Merv, Serahs ve Bâverd’iyi de istedi. Bu sehirlere karsilik da Gaznelilerin maasli askeri olma ve Horasan’daki asâyisi temin etme taahhütünde bulundular. Teklifleri oyalamaya alininca, Tugrul Bey küçük gruplar hâlinde akin harekâti yaptirdi. Çagri Beyin idâre ettigi akinlarda Selçuklular Cüzcan, Tâlekan ve Faryâb’dan Rey’e kadar harekâtta bulundular. Selçuklu akinlarini durdurmak için Gazneli Mes’ûd’un gönderdigi ordu Serahs yakininda 1038 Haziraninda yenildi. Zafer sonrasinda toplanan kurultayda Tugrul Bey, hükümdar îlân edildi. Bu kurultay karari ve 1038 târihi Selçuklu Devletinin kurulusu olarak kabul edilir. Tugrul Bey Nisapur’da kalip, Çagri Bey Merv’de melikler meliki olarak, askerî harekâtlari idâre ederek ordu kumandanligi yapti.
Tugrul Beyin Nisapur’da istiklâlini îlân etmesi, Gazne’de hos karsilanmadi. Çagri Bey, 1039 yilinda Gaznelilerle iki kere muhârebe yapip, yenildi. Tugrul Bey ve diger Selçuklu hânedanlari, Gazneli Mes’ûd’un düzenli ordusuna karsi gerilla harpleri yapip, onlari yiprattilar. Gazneli Mes’ûd, antlasma istedi. Tugrul Bey, Gaznelilerin türlü metodlarla Selçuklulari Horasan’dan çikarabileceklerini tahmin ederek, zaman kazanmak ve hazirliklari tamamlamak için çöle çekildi. Sultan Gazneli Mes’ûd’un 1040 Baharindaki Tûs ve Serahs istikâmetindeki harekâti üzerine Selçuklular, Tugrul Beye basvurup, harekete geçmesini istediler. Tugrul Bey, 1040 Mayisinda çölden çikip, Serhas’ta Gazneli ordusuyla karsilasti. Gazneliler ot ve yiyecek sikintisi çektiginden Merv’e hareket edince, Tugrul Beyin kumandasindaki Selçuklular, sagdan ve soldan taarruzla Gaznelileri tâciz ettiler. Dandanakan Kalesi önünde yapilan asil muhârebede Gazneliler bozuldular. 23 Mayis 1040 târihinde kazanilan Dandanakan Zaferiyle, Tugrul Bey tekrar tahta oturdu. Tugrul Bey zafer sonrasinda ele geçen ganimetle zenginlesip, kumandanlara pekçok ihsanlarda bulundu. Kurultay toplandi. Kurultayda devletin temel stratejisi tespit edilip, plânlar yapildi. Bagdat’taki Abbasî Halifeligine baglilik ve hürmet ifâde eden mektup gönderildi.
Çagri Beyin 1060’ta vefâtina kadar ortak iktidar sistemine göre hareket edilmesine ragmen, devleti temsil yetkisi Tugrul Beye âitti. Tugrul Bey hükümdarligini ve Selçuklulari maddî güçlerle kuvvetlendirdigi gibi mânevî olarak da Halîfe, âlim ve tasavvuf ehlinden destek aliyordu. Tebaasinin refah seviyesini yükseltip, orduyu askerî sisteme göre teskilâtlandiriyordu. 1040 Dandanakan Zaferi ve 1043’te devlet merkezini Rey’e tasimasi sebebiyle Bagdat’taki Abbâsi Halîfesi El-Kaim’e tekrar bagliligini arz etti. Tugrul Beyin Abbasî Halîfesiyle münâsebeti Sünnî Islâm dünyasinda büyük îtibâr kazanmasina sebep oldu. Halîfe El-Kaim, Tugrul Beyin yanina; büyük Islâm âlimlerinden olup, sosyal ve devlet idâresi hakkinda Ahkâm-üs-Sultâniye isimli eserin sâhibi olan Maverdî’yi gönderdi. Tugrul Bey, ülkesinde hutbeyi Abbasî Halîfesi adina okuttu; halîfenin zâlim Büveyhîler ve âsîlere karsi yardim talebini kabul etti. Halîfeye bildirdigi arz; samimiyetinin ve temiz itikadinin ifâdesi olup, sunlari ihtivâ ediyordu: Halîfeye hizmet etmek serefine kavusmak, Mekke’de Hac yapmak ve Hac yollarini Bedevîlerin taarruzundan korumak, Suriye ve Misir’da Fâtimîlerle harp etmektir. 1055’te Bagdat’a gelip, hutbede adi okundu. Selçuklu Hânedani ile Abbasîler arasinda evlenmeler münâsebetiyle akrabalik kuruldu. Halîfe, Çagri Beyin kizi Hatice Arslan Hatun ile 1056’da evlendi. Tugrul Bey de Halîfe’nin kizi ile 1062’de muhtesem bir dügün merâsimiyle evlendi. Bagdat’tayken zâlim Büveyhîler ve sapik Fâtimîlere karsi mücâdele edip, Musul ve bölgede Selçuklu hâkimiyetini tesis etti. Büveyhli hükümdarini öldürerek, Bagdat ve sünnî âlemini katliam ve tahripten korudu. Selçuklularin batisindaki Bizans ülkelerine fetih harekâti ve akinlarinda bulundu. Erzurum Hasankale’ye gelip, Malazgirt’i fethetmek istediyse de kisin yaklasmasi üzerine, baharda gelmek üzere kusatmayi kaldirdi. Tugrul Bey, hâkimiyet ve tahrik sebebiyle kendine âsî olan üvey kardesi Ibrâhim Yinal’in isyânini 1058’de bastirip, onu cezâlandirdi.
Tugrul Bey, devâmli mücâdeleyle geçen uzun yillar sonunda çok büyük isler basardi. Dünyânin en büyük devletlerinden birini kurup, Türk Islâm âlemine çok hizmeti geçti. Mâverâünnehr’den Anadolu’ya, Irak’tan Âzerbaycan ve Kafkasya’ya kadar olan ülkede huzur ve emniyet tesis etti. Yirmi sekiz ülkeye kendi hâkimiyetini kabul ettirdi. Zirâî, ticârî faaliyet neticesinde iktisâdî hayat gelisip, refah seviyesi yükseltildi. Bizans akinlarinda çok ganimet alinip, büyük gelir elde edildi. Devlet teskilâti muazzam sekilde tesis edilip, kuvvetli temeller üzerine oturtuldu. Selçuklu Devlet Teskilâti, devrinde ve sonra kurulan Türk ve Islâm devletlerine nümûne oldu. Tugrul Bey, yirmi bes yil adâlet, ihsan ve gazâlarla geçen hükümdârliktan sonra, hastalandi. Yetmis yaslarinda Rey yakinlarindaki yazliginda 5 Eylül 1063 târihinde vefât etti. Tugrul Beyden sonra Selçuklu tahtina yegeni Alparslan geçti. Tugrul Bey âdil, vakur, cömert, samimi, iyi ve yumusak huylu bir sahsiyetti. Halki tarafindan sevilen bir hükümdar ve ordusunca tam baglanilan kuvvetli bir kumandandi. “Kendime bir saray yapip da yaninda bir câmi insâ etmezsem, Allahü teâlâdan utanirim.” sözü Tugrul Beyin dînî duygularini çok güzel ifâde etmektedir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: